Baş /
Kur’an-ı Kerim /
54/15 - Hicr [vadisi] Suresi (99 ayet)
| الٓـرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ وَقُرْاٰنٍ مُب۪ينٍ | ١ | (1) Elif-lâm-râ. Bunlar kitabın, apaçık Kur’an’ın âyetleridir. |
| رُبَمَا يَوَدُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْ كَانُوا مُسْلِم۪ينَ | ٢ | (2) Zaman olacak, inkâr edenler, "Keşke müslüman olsaydık!" diye hayıflanacaklar. |
| ذَرْهُمْ يَأْكُلُوا وَيَتَمَتَّعُوا وَيُلْهِهِمُ الْاَمَلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ | ٣ | (3) Bırak onları; yesinler, yararlansınlar, boş ümit oyalasın onları; yakında bilecekler! |
| وَمَٓا اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا وَلَهَا كِتَابٌ مَعْلُومٌ | ٤ | (4) Biz hiçbir toplumu, kendilerine gönderilmiş belli bir kitap olmadan helâk etmedik. |
| مَا تَسْبِقُ مِنْ اُمَّةٍ اَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ | ٥ | (5) Hiçbir ümmet kendi ecelini ne öne alabilir ne de erteleyebilir. |
| وَقَالُوا يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ي نُزِّلَ عَلَيْهِ الذِّ كْرُ اِنَّكَ لَمَجْنُونٌۜ | ٦ | (6) Dediler ki: "Ey kendisine vahiy gelen adam! Sen kesinlikle cinlere kapılmış birisin!" |
| لَوْ مَا تَأْت۪ينَا بِالْمَلٰٓئِكَةِ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ | ٧ | (7) "Doğru söyleyenlerden isen bize melekleri getirseydin ya!" |
| مَا نُنَزِّلُ الْمَلٰٓئِكَةَ اِلَّا بِالْحَقِّ وَمَا كَانُٓوا اِذاً مُنْظَر۪ينَ | ٨ | (8) Biz melekleri ancak açık gerçekle indiririz, o zaman da onlara artık süre tanınmaz. |
| اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ | ٩ | (9) Kesin olarak bilesiniz ki bu kitabı kuşkusuz biz indirdik ve onu mutlaka koruyan da yine biziz. |
| وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ ف۪ي شِيَعِ الْاَوَّل۪ينَ | ١٠ | (10) Andolsun senden önce de eski topluluklar arasından elçiler göndermiştik. |
| وَمَا يَأْت۪يهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ | ١١ | (11) Onlara bir peygamber geldiğinde muhakkak onunla alay ederlerdi. |
| كَذٰلِكَ نَسْلُكُهُ ف۪ي قُلُوبِ الْمُجْرِم۪ينَۙ | ١٢ | (12-13) İşte onu (Kur’an’ı) inkârcıların kalplerine, inanmadıkları halde böyle yerleştiririz. Nitekim daha öncekilere de bu ilâhî kanun uygulanmıştır. |
| لَا يُؤْمِنُونَ بِه۪ وَقَدْ خَلَتْ سُنَّةُ الْاَوَّل۪ينَ | ١٣ | |
| وَلَوْ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَاباً مِنَ السَّمَٓاءِ فَظَلُّوا ف۪يهِ يَعْرُجُونَۙ | ١٤ | (14-15) Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar, yine de "Herhalde gözlerimiz perdelendi, hatta bize büyü yapılmış olmalı!" derler. |
| لَقَالُٓوا اِنَّمَا سُكِّرَتْ اَبْصَارُنَا بَلْ نَحْنُ قَوْمٌ مَسْحُورُونَ۟ | ١٥ | |
| وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّمَٓاءِ بُرُوجاً وَزَيَّنَّاهَا لِلنَّاظِر۪ينَۙ | ١٦ | (16) Andolsun biz gökte yıldız kümeleri oluşturduk ve seyredenler için ona güzel bir görünüm verdik. |
| وَحَفِظْنَاهَا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ رَج۪يمٍۙ | ١٧ | (17) Onları her kovulmuş şeytana karşı koruduk. |
| اِلَّا مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ فَاَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُب۪ينٌ | ١٨ | (18) Ancak kulak hırsızlığı yapmaya kalkışan olursa onu da parlak bir ışık kovalar. |
| وَالْاَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَاَلْقَيْنَا ف۪يهَا رَوَاسِيَ وَاَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْزُونٍ | ١٩ | (19) Arzı da yaydık, oraya sağlam dağlar yerleştirdik, orada ölçüleri belli her türden ürünler bitirdik. |
| وَجَعَلْنَا لَكُمْ ف۪يهَا مَعَايِشَ وَمَنْ لَسْتُمْ لَهُ بِرَازِق۪ينَ | ٢٠ | (20) Yine orada hem sizin için hem de rızkı size borç olmayanlar için uygun geçim şartları yarattık. |
| وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُۘ وَمَا نُنَزِّلُـهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ | ٢١ | (21) Her şeyin hazineleri sadece bizim katımızdadır ve biz oradan indirdiğimizi belirli bir ölçüye göre indiririz. |
| وَاَرْسَلْنَا الرِّيَاحَ لَوَاقِـحَ فَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَسْقَيْنَاكُمُوهُۚ وَمَٓا اَنْتُمْ لَهُ بِخَازِن۪ينَ | ٢٢ | (22) Biz, rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik, gökten su indirip onunla sizin su ihtiyacınızı karşıladık. Onu depolayan siz değildiniz. |
| وَاِنَّا لَنَحْنُ نُحْـي۪ وَنُم۪يتُ وَنَحْنُ الْوَارِثُونَ | ٢٣ | (23) Kuşkusuz hayat veren de öldüren de biziz; her şeyin son sahibi de biz oluruz. |
| وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَقْدِم۪ينَ مِنْكُمْ وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَأْخِر۪ينَ | ٢٤ | (24) Andolsun biz, içinizden önce gelip geçenleri de biliriz, geri kalanları da muhakkak biliriz. |
| وَاِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَحْشُرُهُمْۜ اِنَّهُ حَك۪يمٌ عَل۪يمٌ۟ | ٢٥ | (25) Ve senin rabbin, onları kıyamette toplayıp bir araya getirecektir. O, hakîmdir, alîmdir. |
| وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ۬ مَسْنُونٍۚ | ٢٦ | (26) Andolsun biz insanı şekillenebilir özlü balçıktan, (şekil verilip) kurutulmuş çamurdan yarattık. |
| وَالْجَٓانَّ خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ مِنْ نَارِ السَّمُومِ | ٢٧ | (27) Cin türüne gelince daha önce onu da kavurucu alevden yaratmıştık. |
| وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي خَالِقٌ بَشَراً مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ۬ مَسْنُونٍ | ٢٨ | (28) Hani rabbin meleklere demişti ki: "Ben şekillenebilir özlü balçıktan, (şekil verilip) kurutulmuş çamurdan bir insan yaratacağım" demişti. |
| فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ ف۪يهِ مِنْ رُوح۪ي فَقَعُوا لَهُ سَاجِد۪ينَ | ٢٩ | (29) "Onun şeklini tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim vakit siz de hemen onun için secdeye kapanın." |
| فَسَجَدَ الْمَلٰٓئِكَةُ كُلُّهُمْ اَجْمَعُونَۙ | ٣٠ | (30) Bunun üzerine meleklerin hepsi secde ettiler. |
| اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اَبٰٓى اَنْ يَكُونَ مَعَ السَّاجِد۪ينَ | ٣١ | (31) Yalnız İblîs hariç; o, secde edenlerle birlikte olmaktan kaçındı. |
| قَالَ يَٓا اِبْل۪يسُ مَا لَكَ اَلَّا تَكُونَ مَعَ السَّاجِد۪ينَ | ٣٢ | (32) Allah, "Ey İblîs! Secde edenlerle birlikte hareket etmeyişinin sebebi nedir?" diye sordu. |
| قَالَ لَمْ اَكُنْ لِاَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ۬ مَسْنُونٍ | ٣٣ | (33) Dedi ki: "Ben, şekillenebilir özlü balçıktan, (şekil verilip) kurutulmuş çamurdan yarattığın bir insana asla secde etmem!" |
| قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَاِنَّكَ رَج۪يمٌ | ٣٤ | (34) Allah, "O halde çık oradan, dedi; artık kovuldun!" |
| وَاِنَّ عَلَيْكَ اللَّعْنَةَ اِلٰى يَوْمِ الدّ۪ينِ | ٣٥ | (35) Kıyamet gününe kadar lânetlenmiş bulunmaktasın!" |
| قَالَ رَبِّ فَاَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ | ٣٦ | (36) "Rabbim! Öyleyse insanların yeniden diriltileceği güne kadar bana mühlet ver" dedi. |
| قَالَ فَاِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَر۪ينَۙ | ٣٧ | (37-38) Allah, "Vakti (katımızda) bilinen bir güne kadar mühlet verilmiş olanlardansın" buyurdu. |
| اِلٰى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ | ٣٨ | |
| قَالَ رَبِّ بِمَٓا اَغْوَيْتَن۪ي لَاُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الْاَرْضِ وَلَاُغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ | ٣٩ | (39-40) İblîs, "Rabbim! Benim sapmama imkân verdiğin için yemin olsun ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) şirin göstereceğim ve -aralarından senin samimi kulların hariç- onların topunu kesinlikle yoldan çıkaracağım." |
| اِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَص۪ينَ | ٤٠ | |
| قَالَ هٰذَا صِرَاطٌ عَلَيَّ مُسْتَق۪يمٌ | ٤١ | (41) Allah da buyurdu ki: "İşte bana varan doğru yol budur (hâlis kulların yolu). |
| اِنَّ عِبَاد۪ي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ اِلَّا مَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْغَاو۪ينَ | ٤٢ | (42) Şüphesiz, sapmışlardan sana uyacak olanlar dışında kullarım üzerinde senin hâkimiyetin olmayacaktır." |
| وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ | ٤٣ | (43) "Kuşkusuz cehennem, o sana uyanların tamamının buluşma yeri olacaktır." |
| لَهَا سَبْعَةُ اَبْوَابٍۜ لِكُلِّ بَابٍ مِنْهُمْ جُزْءٌ مَقْسُومٌ۟ | ٤٤ | (44) Onun yedi kapısı vardır, her kapıdan girmek üzere de onlardan birer grup belirlenmiştir. |
| اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۜ | ٤٥ | (45) Allah’a karşı saygısızlıktan sakınanlar mutlaka cennet bahçelerinde ve pınar başlarında olacaklar. |
| اُدْخُلُوهَا بِسَلَامٍ اٰمِن۪ينَ | ٤٦ | (46) "Esenlikle, güvenle girin oraya!" (denecek). |
| وَنَزَعْنَا مَا ف۪ي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ اِخْوَاناً عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِل۪ينَ | ٤٧ | (47) Onların gönüllerini düşmanlık duygularından temizledik; artık bir kardeşler topluluğu olarak sedirler üzerinde karşı karşıya oturacaklar. |
| لَا يَمَسُّهُمْ ف۪يهَا نَصَبٌ وَمَا هُمْ مِنْهَا بِمُخْرَج۪ينَ | ٤٨ | (48) Orada hiçbir yorgunlukla karşılaşmayacaklar. Oradan çıkarılmaları da söz konusu olmayacaktır. |
| نَبِّئْ عِبَاد۪ٓي اَنّ۪ٓي اَنَا الْغَفُورُ الرَّح۪يمُۙ | ٤٩ | (49) Kullarıma benim gerçekten çok bağışlayıcı, çok esirgeyici olduğumu bildir. |
| وَاَنَّ عَذَاب۪ي هُوَ الْعَذَابُ الْاَل۪يمُ | ٥٠ | (50) Ama azabım da çok elem verici bir azaptır! |
| وَنَبِّئْهُمْ عَنْ ضَيْفِ اِبْرٰه۪يمَۢ | ٥١ | (51) Onlara İbrâhim’in misafirlerini hatırlat. |
| اِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلَاماًۜ قَالَ اِنَّا مِنْكُمْ وَجِلُونَ | ٥٢ | (52) Onun yanına girip selâm vermişler, o da, "Doğrusu biz sizden korkuyoruz" demişti. |
| قَالُوا لَا تَوْجَلْ اِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ عَل۪يمٍ | ٥٣ | (53) "Korkma" dediler, "Biz sana bilgili bir çocuk müjdeliyoruz." |
| قَالَ اَبَشَّرْتُمُون۪ي عَلٰٓى اَنْ مَسَّنِيَ الْكِبَرُ فَبِمَ تُبَشِّرُونَ | ٥٤ | (54) İbrâhim, "üzerime yaşlılık çökmüş olmasına rağmen bana böyle bir müjde getiriyorsunuz öyle mi? Peki (çocuğum olamayacağına göre) bana neyi müjdelemiş oluyorsunuz?" dedi. |
| قَالُوا بَشَّرْنَاكَ بِالْحَقِّ فَلَا تَكُنْ مِنَ الْقَانِط۪ينَ | ٥٥ | (55) "Sana gerçeği müjdeledik. Sakın ümitsizliğe kapılanlardan olma!" dediler. |
| قَالَ وَمَنْ يَقْنَطُ مِنْ رَحْمَةِ رَبِّه۪ٓ اِلَّا الضَّٓالُّونَ | ٥٦ | (56) "Haktan sapmış olanlardan başka kim rabbimin rahmetinden ümit keser!" dedi. |
| قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ اَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ | ٥٧ | (57) "Ey elçiler! Göreviniz nedir?" diye sordu. |
| قَالُٓوا اِنَّٓا اُرْسِلْـنَٓا اِلٰى قَوْمٍ مُجْرِم۪ينَۙ | ٥٨ | (58) Dediler ki: "Aslında biz, suçlu bir kavme (ceza vermek için) gönderildik. |
| اِلَّٓا اٰلَ لُوطٍۜ اِنَّا لَمُنَجُّوهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ | ٥٩ | (59) Yalnız Lût’un ailesine zarar gelmeyecek, onların hepsini kurtaracağız. |
| اِلَّا امْرَاَتَهُ قَدَّرْنَٓاۙ اِنَّهَا لَمِنَ الْغَابِر۪ينَ۟ | ٦٠ | (60) Fakat karısı hariç! Biz onun da geride kalanlardan olmasını takdir ettik." |
| فَلَمَّا جَٓاءَ اٰلَ لُوطٍۨ الْمُرْسَلُونَۙ | ٦١ | (61-62) Elçiler Lût ailesine geldiklerinde Lût onlara, "bilinmedik tanınmadık kimselersiniz" dedi. |
| قَالَ اِنَّكُمْ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ | ٦٢ | |
| قَالُوا بَلْ جِئْنَاكَ بِمَا كَانُوا ف۪يهِ يَمْتَرُونَ | ٦٣ | (63) "Öyle ama, biz sana insanların, hakkında kuşkuya düştükleri şeyi getirdik. |
| وَاَتَيْنَاكَ بِالْحَقِّ وَاِنَّا لَصَادِقُونَ | ٦٤ | (64) Sana, gerçeği getirdik. Biz muhakkak doğru söylüyoruz." |
| فَاَسْرِ بِاَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِنَ الَّيْلِ وَاتَّبِـعْ اَدْبَارَهُمْ وَلَا يَلْتَفِتْ مِنْكُمْ اَحَدٌ وَامْضُوا حَيْثُ تُؤْمَرُونَ | ٦٥ | (65) "Hemen gecenin bir vaktinde ailenin hızla yola koyulmasını sağla! Sen de arkalarından git! Hiçbiriniz arkasına dönüp bakmasın! Size emredilen yere doğru gidin!" |
| وَقَضَيْنَٓا اِلَيْهِ ذٰلِكَ الْاَمْرَ اَنَّ دَابِرَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ مَقْطُوعٌ مُصْبِح۪ينَ | ٦٦ | (66) Lût’a şu hükmü bildirdik: "Onlar, sabah vaktine girerken son ferdine kadar yok edilmiş olacaktır!" |
| وَجَٓاءَ اَهْلُ الْمَد۪ينَةِ يَسْتَبْشِرُونَ | ٦٧ | (67) Şehir halkı sevinerek geldiler. |
| قَالَ اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ ضَيْف۪ي فَلَا تَفْضَحُونِۙ | ٦٨ | (68) Lût, "Bunlar benim misafirlerim, sakın beni utandıracak bir şey yapmayın?" dedi; |
| وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَلَا تُخْزُونِ | ٦٩ | (69) "Allah’tan korkun, beni rezil etmeyin!" |
| قَالُٓوا اَوَلَمْ نَنْهَكَ عَنِ الْعَالَم۪ينَ | ٧٠ | (70) "Seni el âlemi korumaktan menetmedik mi?" dediler. |
| قَالَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ بَنَات۪ٓي اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَۜ | ٧١ | (71) Lût, "İşte kadınlar, benim kızlarım, (nikâh) yaparsanız" dedi. |
| لَعَمْرُكَ اِنَّهُمْ لَف۪ي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ | ٧٢ | (72) (Ey resulüm!) Hayatına yemin olsun ki onlar, sarhoş (sersem) halleriyle saçmalayıp duruyorlardı. |
| فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُشْرِق۪ينَۙ | ٧٣ | (73) Nihayet ortalık aydınlanırken korkunç ses onları yakalayıverdi! |
| فَجَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ سِجّ۪يلٍۜ | ٧٤ | (74) Ardından yurtlarının altını üstüne getirdik, üzerlerine taşlaşmış çamur yağdırdık! |
| اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْمُتَوَسِّم۪ينَ | ٧٥ | (75) İşte bunda ibret alacak olanlar için dersler vardır. |
| وَاِنَّهَا لَبِسَب۪يلٍ مُق۪يمٍ | ٧٦ | (76) Bakın, o harabeler bir yol üzerinde hâlâ duruyor. |
| اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِلْمُؤْمِن۪ينَۜ | ٧٧ | (77) Onda da inananlar için bir ders vardır. |
| وَاِنْ كَانَ اَصْحَابُ الْاَيْكَةِ لَظَالِم۪ينَۙ | ٧٨ | (78) Eyke halkı da gerçekten bir zalimler topluluğu idi. |
| فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْۢ وَاِنَّهُمَا لَبِاِمَامٍ مُب۪ينٍۜ۟ | ٧٩ | (79) Biz onların da cezasını verdik. Bu iki şehir açıkça bilinen bir yol üzerindedir. |
| وَلَقَدْ كَذَّبَ اَصْحَابُ الْحِجْرِ الْمُرْسَل۪ينَۙ | ٨٠ | (80) Kuşkusuz Hicr halkı da peygamberleri yalancılıkla suçladılar. |
| وَاٰتَيْنَاهُمْ اٰيَاتِنَا فَكَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَۙ | ٨١ | (81) Oysa onlara âyetlerimizi de gönderdik, fakat bunlara sırt çevirdiler. |
| وَكَانُوا يَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتاً اٰمِن۪ينَ | ٨٢ | (82) Onlar, güvende olmak üzere dağları oyarak barınaklar yaparlardı. |
| فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُصْبِح۪ينَۙ | ٨٣ | (83) Ama sonunda sabaha girerlerken korkunç ses onları da yakaladı! |
| فَمَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَۜ | ٨٤ | (84) Aldıkları tedbirin kendilerine hiçbir faydası olmadı. |
| وَمَا خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّۜ وَاِنَّ السَّاعَةَ لَاٰتِيَةٌ فَاصْفَحِ الصَّفْحَ الْجَم۪يلَ | ٨٥ | (85) Biz, gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak ve ancak hak ve adalet temelinde yarattık. Kıyamet de mutlaka gelecektir. Sen şimdi güzel bir şekilde hoşgörülü ol. |
| اِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْخَلَّاقُ الْعَل۪يمُ | ٨٦ | (86) İyi bilesin ki rabbin, evet O, muhakkak sûrette eşsiz yaratıcıdır, her şeyi bilmektedir. |
| وَلَقَدْ اٰتَيْنَاكَ سَبْعاً مِنَ الْمَثَان۪ي وَالْقُرْاٰنَ الْعَظ۪يمَ | ٨٧ | (87) Kuşkusuz sana tekrar tekrar okunandan (âyetlerden) yedisini ve yüce Kur’an’ı verdik. |
| لَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ اِلٰى مَا مَتَّعْنَا بِه۪ٓ اَزْوَاجاً مِنْهُمْ وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِن۪ينَ | ٨٨ | (88) Sakın ola ki, onlardan bazı gruplara verdiğimiz geçici dünya nimetine göz dikmeyesin! Onlardan yana üzülme, müminlere karşı da alçakgönüllü ol! |
| وَقُلْ اِنّ۪ٓي اَنَا النَّذ۪يرُ الْمُب۪ينُۚ | ٨٩ | (89) "Kuşkusuz ben apaçık bir uyarıcıyım" de. |
| كَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلَى الْمُقْتَسِم۪ينَۙ | ٩٠ | (90) Nitekim biz, bölüp parçalayanları cezalandırdık. |
| اَلَّذ۪ينَ جَعَلُوا الْقُرْاٰنَ عِض۪ينَ | ٩١ | (91) Kur’an’ı parçalara ayıranlar yok mu; |
| فَوَرَبِّكَ لَنَسْـَٔلَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ | ٩٢ | (92-93) Rabbine andolsun ki yaptıklarından dolayı muhakkak surette onların hepsini sorguya çekeceğiz! |
| عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ | ٩٣ | |
| فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ وَاَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِك۪ينَ | ٩٤ | (94) Sen, sana buyurulanı açıkça duyur, müşriklere aldırış etme! |
| اِنَّا كَفَيْنَاكَ الْمُسْتَهْزِء۪ينَۙ | ٩٥ | (95-96) Allah’ın yanında başka bir tanrı daha edinen o alaycılara karşı biz senin yanındayız. Onlar ileride anlayacaklar! |
| اَلَّذ۪ينَ يَجْعَلُونَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَۚ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ | ٩٦ | |
| وَلَقَدْ نَعْلَمُ اَنَّكَ يَض۪يقُ صَدْرُكَ بِمَا يَقُولُونَۙ | ٩٧ | (97) Söyledikleri yüzünden canının sıkıldığını muhakkak ki biliyoruz. |
| فَسَبِّـحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَكُنْ مِنَ السَّاجِد۪ينَۙ | ٩٨ | (98) Ama sen rabbini hamd ile tesbih et, secde edenlerden ol! |
| وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّٰى يَأْتِيَكَ الْيَق۪ينُ | ٩٩ | (99) Kesin olan şey gelinceye kadar rabbine kulluk et. |
- Diyanet İşleri Başkanlığı mealidir.
